• BIST 95.531
  • Altın 264,855
  • Dolar 5,7558
  • Euro 6,5562
  • Batman : 39 °C
  • HDP’li Uca: Seferberlik ruhuyla örgütleniyoruz
  • Milletvekili Uca doktor sıkıntısını meclise taşıdı
  • Hasankeyf’te büyük atlayış, 14 Temmuz’da
  • HDP’li Uca: Seferberlik ruhuyla örgütleniyoruz
  • Milletvekili Uca doktor sıkıntısını meclise taşıdı
  • Hasankeyf’te büyük atlayış, 14 Temmuz’da

ZAMANIN KİŞİLİĞİ ÜZERİNE

14.01.2019 18:03
Mine Bayoğlu / Yazar

Mine Bayoğlu / Yazar

Edebiyat deyince bir olayın, durumun, hissiyatın olabildiğince süslü kelimelerle anlatılması geliyor aklıma. Anlatılan şey ne kadar yavan olursa olsun, yeteri kadar süslemişseniz son derece edebi olursunuz. Hele yazınıza tat versin diye avuç dolusu tuz eker gibi Arapça ve Farsça kelimeler de serpiştirirseniz edebiyatın kendisi olmanız içten bile değildir.

İngilizce tabelalara kızarken, edebiyat eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelere karşı gelmek abesle iştigaldir! Hiç ses çıkarmayın, oturun oturduğunuz yerde. Çünkü onlar edebiyatta kullanılıyorlar, tabelalarda değil. İngilizce sapına kadar yabancı bir dildir, Türklük ve inanılması güç muhteşem dili için son derece tehlikedir. Hem bu dil batımıza düştüğünden, adeta bir CIA, MI6…ajanıdır. Doğumuzda kalan diller yabancı dil sayılmaz. Entel dantel edebiyat düşkünleri bile, doğu dilleriyle süslenmiş yazıları okurken anlamasalar bile bol bol kullanmalı. Güzel duruyor yazıda, ulaşılmaz, mükemmel bir hava katıyor.

Edebiyat ve sıkça kullandığı dil hakkında bunları düşünen birinin, kendini ve yazdıklarını edebiyata ait hissetmesi komik olurdu. Evet, yazdığım her ne varsa sanırım edebi değil. Şahsım da öyle. Edebiyat incelik ve yüksek duygular gerektirir. Oysa ben oldukça avamım. Ya da açık açık söylemek gerekirse, kırmızı, mavi ve yeşilin yanında siyah; siyah, kahverengi ve lacivertin yanında beyazım. Hiçbir yere ait değilim. Bilir misiniz, bu tabiat insanın yüreğinde ne fırtınalar koparır? Nasıl öksüz ve köksüz hissedersiniz kendinizi…

Bu kadar edebi yazı taklidi yaptıktan sonra, son zamanlarda kafama takılan, düşünmeden edemediğim saatlerin, takvimlerin efendisi, ‘’zamanla’’ ilgili lakırdı etmek istiyorum. Einstein’a göre, ‘’zaman, hızla ve konumla ilgili olarak farklılık gösteriyormuş. Sistem yavaşladıkça, o sistemin üzerindeki zaman yavaşlıyormuş.’’ Işık hızına yakın bir uzay aracına bindiğiniz vakit, şarkı sözlerinde saçımıza ak düşüren, şiirlerde otuz beş yaştan sonra ömrün yarısını yiyip bitiren zaman, ehlileşerek yavaşlayabiliyormuş.

Işık hızından çok daha hızlı bir araca bindiğinizde zamanın durması söz konusu olabilir mi?  Avam kişiliğim ve bırakın ışık hızından daha hızlı bir uzay aracını, kağnıda seyrüsefer eyleyip zamanın dünya düzeninde kendine has hızıyla akması misali, sıradan kavrayış gücümle, kendisinin bizzat bizimle dalga geçen bir varlık olduğu hükmüne vardım. Madem sabit değil, kafasına göre takılıp bazen hızlanıp bazen yavaşlayabiliyor, o halde nev-i şahsına münhasır olmalı. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, hani sevmiyordun Türkçe olmayan kelimeleri dediğinizi duyar gibiyim. Yazdıktan sonra şöyle uzaktan baktım cümleye, gözüme pek hoş pek süslü gözüktü, değiştirmek istemedim.

Ruh haline göre davranış sergileyen, bazen yavaşladığını bazen hızlandığını düşündüğüm devrin, kestirilemez kıvrak hareketlerini bizim belirlediğimiz gün gibi açıktır aslında. Doksan beş yaşında artık yürüyemeyen, gözü görmeyen, kulakları işitmeyen bir yaşlı için yaşamak ne kadar külfetlidir. Hevesi olmadan içine çektiği her bir nefes yüz yıl kadar uzun gelebilir. En kısa zamanlar ise sevinçlerimizdir. Arzu edilmeyen durumlar bizim için uzun sürüyorsa mutluluk da haliyle kısa sürer. İnsanoğlu mutluluğun ne olduğunu bilmez aslında.  Mutluluk yerine sevinç desek daha doğru olur çünkü hiç bir âdemoğlu bütün özlem ve isteklerine eksiksiz bir biçimde, sürekli olarak erişememiştir. Dudağımıza sürülen bir parmak bal misali, anlık sevinçlerimiz, zalim yel kovanın az bir şey kıpırdaması kadar kısa sürer o kadar.

Bir tohum başını topraktan çıkarıp büyümeye çalışırken, fidan olup yaprak açarken ve toprağa kök salarken kendi varlığından öte zamanı da simgelemekte. Yaşayıp sona erenler hatta tabiatın kendisi aynı zamanda vakit. İnsanoğlu çevresini dört koldan sarmış varlık ve madde dediği her şeyde, zaman tarafından kuşatılmış. Gördüklerimizin ve kendimizin yel kovanı ve akrebi var. İstesek de istemesek de hepimiz varoluşumuzla zamana hizmet edip onun devam etmesi için çabalıyoruz. Küçük zaman olan bizler ve yaşadığımız dünya, birleşerek başlangıcımızı ve sonumuzu belirleyen en büyük zamanı oluşturuyor. Biz zavallı zamanın köleleri onun başlangıcını ve bitişini bilmezken, dünyadaki hangi buluş hangi bilim onu ve yaratıcısını anlamamızı sağlayabilir?

Bu yazı toplam 1003 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Batman Haber Gazete | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0-488 214 62 62 | Haber Yazılımı: CM Bilişim